Nereden Çıktı Bu Akrilik Dökme?

Nereden Çıktı Bu Akrilik Dökme?

YAZAN: ŞİRİN ÖTEN

Bugün dünyada “Fluid Art ya da Acrylic Pouring” olarak adlandırılan ve gün geçtikçe daha da popüler hale gelen “Akrilik Dökme” sanatının 1930’larda başlayan ilginç yolculuğundan bahsedeceğiz.

Bu yolculuğun kahramanı David Alfaro Siqueiros isimli Meksikalı ve Marksist bir ressam. Daha çok Mural yani “çok geniş alanlara ve büyük binalara resimler yapan” biri olarak biliniyor ancak tarihle arası iyi olanların onu ressam olarak değil, bir suikastçı olarak tanıması da muhtemel. Siquerios, Troçki’ye suikast düzenlemesiyle daha popüler olduğu için, onun politik kimliği, ressamlığını bir parça gölgede bırakmış durumda. Onun sanat üzerine yaptığı çalışmaları duyunca, “keşke böyle olmasaymış” demekten kendimizi alamıyoruz.

Gelelim David Alfaro gibi toplumcu gerçekçi bir sanatçıyla, dışavurumcu soyut sanatın bir yansıması olan “akrilik dökme” sanatı arasındaki bağlantıya;

Bu bağ bir kaza sonucu oluşuyor. Yanlış okumadınız. Bir gün David atölyesinde çalışırken, kazara boyalar dökülüp birbirinin içinden geçerek, şahane bir soyut tablo meydana getiriyor. David Alfaro ortaya çıkan tabloya hayran olsa da, dünya görüşü ve inandığı ideoloji gereği, bunun bir tablo olduğuna ikna olması, bu kazanın bir resim tekniğine dönüşebileceğini benimsemesi kolay olmuyor. David Alfaro’nun bir diyalektik materyalist olarak bilimsel bir dayanağı olmayan, rastlantısal bir üretimin sanat olduğunu kolayca kabullenmesi beklenemeyeceğinden, o da hemen diyalektiğe başvuruyor. “Kazara ortaya çıkan bir şey nasıl bu kadar güzel olabilir?” Sorusunun cevabını aramaya başlayan David, elbette önce kendine bilimsel bir dayanak bulmak için, çevresindeki bilim insanlarına başvuruyor. Kısa bir süre sonra da aradığı cevabı buluyor. Çünkü aslında David Alfaro’nun esas arayışı, tesadüfen ortaya çıkan bu güzelliğin, kontrollü olarak yaratılıp yaratılamayacağı bilgisi. David’in buna bir sanatsal üretim diyebilmesi için, onun üzerinde belli oranda kontrol sahibi olmaya ihtiyacı olduğundan, mühendis bir arkadaşının rehberliğiyle keyfi yerine geliyor.

Mühendis arkadaşı, David Alfaro’ya, atölyesinde gerçekleşen kazanın, bilimde akışkanlar dinamiği denen doğal bir süreç olduğunu anlatıyor. Yazıyı okuyan mühendislik öğrencileri varsa, hemen onları rahatlatalım, yazının bundan sonrası “Akışkanlar Mekaniği” ile devam etmeyecek…

Mühendislik fakültelerinin kabus derslerinden biri haline gelen bu “Akışkanlar mekaniği” konusu, 1930’lu yıllarda Meksikalı bir ressamın önünde yepyeni bir dünyanın açılmasına sebep olmuştu. Bugün “akrilik dökme” dediğimiz sanatın uygulaması esnasında olan şey, kelimenin tam anlamıyla en temel seviyedeki akışkan dinamiğiydi. Farklı pigmentler, farklı malzemelerden yapılıyordu ve bu malzemelerin her biri belirli bir ağırlık ve yoğunluğa sahipti. Bazıları metaller gibi ağırdı, bazıları çiçek veya reçine gibi bitkilerden elde ediliyordu. Bu farklı hammaddelere sahip pigmentler, aynı sıvı ortamda bir araya geldiğinde etkileşime giriyor, bazıları dibe çökerken bazıları yüzeyde kalıyor, bazılarıysa birbirini iterek kabarcıklar oluşturuyordu. Farklı hammaddelerden elde edilmiş boyalar birleştirildiğinde, kendi haline bırakılırsa, biyoloji derslerinde gördüğümüz hücre kesitlerinin şeklini alıyordu ama kendi halinde bırakılmadığında, kaydırma, hava ile itilme gibi müdahalelere maruz kaldığında, değişen farklı şekiller alıyorlardı. Havayla temas, yüzeyin hareket ettirilmesi gibi dış etmenler, pigmentlerin ağırlık ve yoğunluğu gibi tüm parametreler bir prensibe bağlı olarak desenleri şekillendiriyordu. Bütün bunlar, David Alfaro için tek bir anlama geliyordu! “Bütün bu prensipleri ve boyaların ağırlık ve yoğunluğunu bildiğimde, kontrollü bir güzellik yaratabilirim!”

David Alfaro hiç vakit kaybetmeden “Deneysel İşlik” dediği bir atölye kurarak, bir grup genç sanatçıyı bu işlikte bir araya getirdi. Bu işlikte sanatçılar, yoğunluk ve ağırlıklarını bildikleri kendi boyalarını yaptılar, akışkanlar dinamiğinin gözlemlenebildiği deneyler yapıp, bu gözlemlerden elde ettikleri bilgilerle, boyalar üzerinde nasıl hâkimiyet kurabileceklerini araştırdılar. Sayısız teknik denediler, sanat üretiminde mekaniği tartıştılar. Bu işlikte test edilen sayısız teknikten birinin adını David Alfaro Siqueiros’un bizzat kendisi koydu. “Controlled Accident” yani “Kontrollü Kaza” adını verdiği teknikte, farklı renklerdeki ve farklı yoğunluktaki boyalar, tabakalar halinde üst üste dökülüyordu. Kısa bir süre sonra alttan yukarı ve yukarıdan aşağı nispeten düzenli bir desen oluşmaya başlıyordu.

Bu atölyede daha birçok teknik denendi. Sonra bu tekniklere ne olduğunu, bu atölyenin çıktılarının, o dönemin sanatını ve sanatçılarını nasıl etkilediğini söyleyebilmek için daha kapsamlı bir araştırma yapmak gerekir. Ancak, David Alfaro Siqueiros’un merakı ve çabasıyla ortaya çıkan manzara, “Akrilik Dökme” sanatının, kaos teorisinin temel önermeleriyle örtüştüğünü anlamamızı sağlıyor. “Düzen düzensizliği yaratır ve her düzensizliğin içinde bir düzen vardır” diyen kaos teorisinin sanattaki imgesi, David Alfaro Siqueiros’un atölyesinde meydana gelen kaza olarak yorumlanabilir. Bu perspektiften bakıldığında, akrilik dökme sanatında boyalarla, rastlantısal gibi görünen ama belli prensiplere bağlı olarak yaratılan kaotik eserlerin, insanın varoluşuyla kurduğu bağın dışavurumu olduğu, daha anlaşılabilir oluyor şüphesiz.

David Alfaro Siqueiros’un 1936 yılında New York’da gerçekleştirdiği bu atölyeye katılan sanatçılar daha sonra neler yaptılar bilmiyoruz, biri hariç. O bir kişi, bize atölyenin neden önemli olduğunu tek başına anlatabilecek kadar güçlü bir isim aslında. Sanat ve bilimin çarpıştırıldığı bu ilginç ve deneysel sanat atölyesine katılan sanatçılardan biri, Dışavurumcu Soyut Sanatın dâhisi olarak anılan Paul Jackson Pollock’ du.  

Kutuda Sanat Var’ın Üfleyerek BoyamaRenk CümbüşüSoyutla Spatula ve Mürekkep Üflemece gibi çok sayıda kutusu, aslında soyut sanatın bilinen tekniklerinden yola çıkarak oluşturuldu. Bu teknikleri geliştirenin, Soyut Dışavurumcu sanatçı, Paul Jackson Pollock olduğunu daha önceki bir yazımızda dile getirmiştik. Pollock’un geliştirdiği bu tekniklerin, Meksikalı bir ressamın atölyesinde meydana gelen, küçük bir kazayla bu kadar ilgili olması, aklımıza Lorenz’in “Kelebek Etkisi” teorisini getiriyor. “Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir.” demiş Lorenz, bu bilim insanlarının söylediklerini ciddiye almak lazım…

Lorenz’in kastettiği ABD’deki fırtına, ABD’li Pollock’un sanat alanında yarattığı fırtına değildir elbette ama bunca bilimsel konuya değindiğimiz bu yazıyı ironi sanatıyla bitirmek istedik. Sanat dolu günler dileriz…

                                   

Yorum yap

Tüm yorumlar yayınlanmadan onaya gönderilmektedir.