Rönesans’ta Neler Oldu? (2. Bölüm)

Rönesans’ta Neler Oldu? (2. Bölüm)

YAZAN: ŞİRİN ÖTEN

Bir önceki yazımızda Antik Yunan’dan günümüze “sanat” olarak çevirilen “Techne” kelimesinin aslında “Zanaat/sanat” için, yani bir konuda ustalıkla üretimde bulunma işi için kullanıldığını anlatmıştık. Günümüzde hala yaygın olarak kabul gören “Sanat, sanat içindir” algısının oluşması, sandığımız kadar uzun bir süre önce gerçekleşmedi aslında.

Fransız Devriminden sonra, tam olarak kutsanmaya başlayan “sanat ve sanatçı” kavramlarının toplumda özel bir statü kazanma yolculuğu Rönesans'ta başlıyor. Rönesans'tan, Fransız Devrimine varan süreçte, önce “Güzel sanatlar” kavramı oluşuyor ve sonrasında “sanat ve sanatçı” toplumda özel bir statü kazanıyor. Bu yazımızda zanaat ve sanatın kesin bir biçimde ayrışmasına ve birinin diğerine göre kutsal sayılmasına sebep olan yolculuğun ilk tohumlarının nasıl atıldığından, yani Rönesans’tan bahsedeceğiz. “Kutsal Sanatın Oluşması” konusu için birkaç hafta daha beklemeniz gerekecek…

25 Nisan 1483 Günü Leonardo da Vinci tarafından imzalanan sözleşmeye bir göz atalım. Meryem Ana Cemiyeti ile Leonardo arasında imzalanan bu sözleşmede Leonardo ayne şöyle söylüyordu;

“Arka planında dağlar ve kayaların bulunduğu, bu kayaların ortasında parlak deniz mavisi elbisesi içinde Meryem Anamızın olduğu, Altar resmi, en geç Aralık ayının sekizine kadar teslim edeceğimi, ileride resimde oluşabilecek deformasyonlar karşısında, onarma sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, kabul ve taahüt ederim”

Bugün eserlerine paha biçilmeyen Leonardo’nun “Kayalıktaki Meryem” gibi daha bir çok eserinin sipariş ile yapıldığını bilmek, bizi biraz hayal kırıklığına uğratabilir. Eğer hayal kırıklığı yaşıyorsanız bir de şu bilgiyi verelim; Leonardo aynı sözleşmeyi imzalayan üç ressamdan yalnızca biriydi. Resmin çerçevesi için bir ahşap oyma ustasıyla da sözleşme yapılmıştı. Ahşap ustasının, ressamlardan 700 Düka fazla aldığının anlaşılması üzerine de konu mahkemeye taşınmış, üç ressam Meryem Ana Cemiyetine karşı bir dava açmaya karar vermişti. Rönesansta yaşanan bu magazinel örnekten de anlaşılacağı gibi Leonardo da Vinci ve diğer ressamlar henüz bağımsız sanatçılar statüsünü kazanmamış birer zanaatçı/sanatçıydı. Peki durum böyleyse Rönesans’ta ayrışmanın başladığını nasıl iddia edebileceğimiz sorusunun cevabı için yüzümüzü saraylara çevirmemiz gerekiyor.

Rönesans’ta, daha önce Antik Yunan’da bahsettiğimiz sanatın sınıflandırılması bir parça şekil değiştirmişti. Bu sınıflandırmada hala bir güzel sanatlar kategorisi yer almıyordu, ahlak felsefesi ve tarih gibi yeni sanat kategorileri oluşmuştu. Ancak Rönesans’ta da, tıpkı Antik Yunan’daki gibi özel sanat olarak görülen şiire olan saygı, dolaylı olarak resim sanatının statü kazanmasına yol açmaya başlamıştı. Roma’nın en önemli şairlerinden Horatius’un “Resim, şiir gibidir.” sözü, oldukça önemseniyor ve centilmenlerin resimle ilgilenmesi gerektiğini kabul görüyordu. Henüz kurumsallaşmış bir düzeyde somut bir adım atılmasa da, bugün güzel sanatlar olarak değerlendirdiğimiz sanatları icra eden sanatçılar toplumda öncekinden daha saygın bir statü kazanmaya başlamıştı. Bazı prensler özellikle müzik alanında, dinsel olmayan müziğe önem vererek, çok sayıda müzisyeni saraylarda istihdam etmeye başlamıştı. Ortaçağda neredeyse harçlık almak için kapı kapı dolaşan ozanlar, Rönesans’ta sarayların kadrolu, üniformalı çalışanları olmayı başarmıştı. 1501 yılında müzik notalarının basılmaya başlamasıyla, müzisyenler arasında besteci ve icracı arasında bir ayrım oluşmaya başlamasına da sebep olmuştu. Ancak bu ayrım tamamen sosyal haklarla ilgiliydi. Besteci müzisyenler tek bir saraya bağlı kalmak zorunda olmadan gezebiliyorlardı ancak icracılar tek bir sarayın kadrolu çalışanı olabiliyorlardı. Özetle, sarayda istihdam edilen tüm sanatçılar, toplumda öncekinden çok daha saygın bir statü elde etmişlerdi ancak henüz kendini ifade etmek için yanıp tutuşan, tabuları yıkan bağımsız sanatçılardan bahsetmek mümkün değildi. Her ne kadar günümüzde post-romantik bir yaklaşımla bir Rönesans sanatçısı olan Michelangelo hakkında, sanat için yanıp tutuşan bir deha yorumları yapılsa da bu gerçeği yansıtmıyordu.

Tüm yukarıda anlatılanlara rağmen, Rönesans döneminde günümüzdeki sanat algısına giden yolculuğun başladığını iddia etmemizin, saray sanatçılarının kazandığı saygınlığın yanı sıra, self-portre ve sanatçı biyografisinin ortaya çıkışıyla da ilgisi var. Bundan önceki dönemlerde hakkında övgüler yazılıp kahraman ilan edilenler yalnızca şairler olmuştu. Çünkü şiir Antik Yunan’dan itibaren özel sanat kategorisindeydi. Ancak Rönesansta ilk kez ressam, heykeltraş ve mimarlar için de biyografiler yazılmaya başlanmış ve onların atölye becerilerini aşan muvaffakiyetlerinden övgülerle bahsedilmişti. Buradaki algı farkının altını çizmek için en güzel örnek Vasari tarafından yazılan ve Floransa Akademisi’nde yer alan “En Mükemmel Ressam, Heykelciler ve Mimarların Hayatları” kitabında karşımıza çıkıyor. Vasari kitapta onlardan “Artifice” terimi ile bahsediyor. Bu terimin karşılığı bir önceki yazımızda detaylı biçimde anlattığımız gibi “Zanaatçı/Sanatçı” ya da ustalıkla üreten kişi anlamına geliyordu. Yani bu biyografilerde bugün anladığımız anlamda bir sanatsal yaratımdan hala hiç bahsedilmiyordu.

Rönesans’ın bugünkü sanat algısına varan yolculuğun ilk durağı olmasının nedenlerini tek bir yazıya sığdırmamız olası değil. Bu yolculuğu başlatan en önemli faktörlerden biri şüphesiz ki, saray sayesinde statü kazanan sanatçıların, içinde bulunduğu psikolojik ve sosyolojik koşullar. Bir sonraki yazımız “Parasız Yatılı, Saray Sanatçıları” tam olarak meselenin bu boyutuna değinecek ama ondan önce bu yazının finalinde günümüz sanat algısının mahiyetini gözler önüne serecek bir örnekle sizi baş başa bırakmak istiyorum.

Tarihi okurken içine düştüğümüz en büyük tuzak, kavramları günümüz algısı üzerinden değerlendirmek ne yazık ki… Yukarıda bahsi geçen Vasari kitabından, bir alıntının çevirisini paylaşmak istiyorum.

“Bizler ne kadar mutluluk verici bir çağda yaşıyoruz! Ve Michelangelo’dan ışık ve vizyon alan ve karşılaştıkları zorlukları bu muhteşem ve eşsiz sanatçı (Artifice) sayesinde kolaylıkla aşan zanaatçılarımız (Artifice) ne kadar şanslı! (Vasari,1965 çevirisi sayfa 360)”

Vasari, hem Michelangelo hem de diğer ressamlar için aynı kelimeyi kullanıyordu. Ancak Fransız İhtilalinden sonra iyice yerleşen “Deha ve Kutsal sanatçı” algısı, Michelangelo için zanaatçı kelimesinin kullanılmasını reva görmüyordu. Üzerinde düşünmeye değmez mi?

0 yorum

Yorum yap