Müziğin Renkleri ya da Renklerin Müziği

Müziğin Renkleri ya da Renklerin Müziği

YAZAN: DİLEM CENGİZ

Sanat disiplinlerinin bir arada olması veya birbirinden etkilenmesi, sanatla ilgilenenler için en güzel keşif yollarından biri. Bir tiyatro oyununda bir tablonun izini sürmek, bir şiirde ritmi bulmak, bir notanın rengini görmek… Hepsi sanat üretiminin kendisi kadar keyifli bir eylem.

Resmettiği tablolardaki renkleri ve kompozisyonu geliştirmek için müziğin prensiplerinden faydalanan bazı ressamlar da var. Aynı zamanda müzisyen olan bir ressam, resim ve müzik arasında birçok ortak özelliği bize gösterebilir. Bu iki ayrı sanat formu asırlardır birbirinden etkilenmiş ve bir takım öğeleri birbirlerinden ödünç almış. Mesela kompozisyon, renk, renk skalası, tonalite, ritm sözcüklerinin her iki alanda da kullanılıyor olması bağlantılarının ne kadar güçlü olduğunu gösteren birkaç örnek.

Müzik terminolojisini ve tekniğini resimlerinde kullanan, bunu teorik düzlemde araştırarak uygulamaya geçiren ressamlardan ikisi hepimizin adına aşina olduğumuz Wassily Kandinsky ve Paul Klee. Kandinsky ve Klee kadar popüler olmayan Whistler ise, Debussy gibi büyük bir besteciye ilham vermiştir.

Wassily Kandinsky ve Paul Klee

“Kulaklarını müziğe ver, gözlerini resme aç ve… Düşünmeyi bırak!
Eserin sana bilinmeyen bir dünyada “dolaşım” sağlayıp sağlayamadığını kendine sor. Cevap evetse, daha ne istiyorsun?"
W. Kandinsky

Modernizm ve avant-garde akımlarının henüz yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı dönemde, müzik resim sanatını basitçe etkilemekten daha fazlasını yapıyordu.

Özellikle Wassily Kandinsky (1866-1944) ve Paul Klee (1879-1940) resimlerinde müzikal öğeleri sıklıkla kullandılar. Öyle ki, onlara kendi müziklerini resimlerinde yaratmak için renkleri kullanan besteciler diyebiliriz.

Kandinsky müzikte var olan melodik, spiritüel ve şiirsel gücün en iyi soyut resimde tekrarlanabileceğine inanıyordu. Ona göre müzik nihai öğretmendi.

Hayatını, müziğin senfonik ilkeleriyle renklerin notalarını düzenlemeyi deneyerek geçirdi. Besteci Arnold Schoenberg (1874-1951) ile belirli müzikal notalara renk atamak için birlikte çalıştılar.

Ses ve görmenin birleşmesinden meydana gelen sinestezi fikri üzerinde durdu. Bu fikre göre, renkler ve resimlenmiş işaretler aracılığıyla belirli sesler ve müzikal notalar tetiklenebilirdi ya da tam tersi. Aslında rengi duymak, müziği görmek ya da kelimelerin tadını almak beyindeki hatalı bir çapraz bağlantının sonucudur. 2.000 insanda 1 ve erkeklerden daha sık kadınlarda görülür. Fakat Kandinsky bu eşzamanlı duygu durumunu, bir takım teknik bilgilerden de yararlanarak resimlerinde var etmek için çalışır.

“Güzel sanatlar ve müzik arasındaki paralelliklerin farkındayım. Şu kesinki iki sanat formu da zamanla tanımlanıyor. Bu kolaylıkla kanıtlanabilir.”
Paul Klee

Kandinsky benzer görsel titreşimler ve frekanslar yaratabildiyse de Paul Klee iki ana renk teorisinin geliştirilmesinde bir adım öteye gider: Rengin Bütünlüğü Kanunu ve Polifonik Resim.

Kendisi de başarılı bir kemancı olan Klee, Mozart ve Bach gibi 18. yüzyıl bestecilerini müzikal başarının zirvesi olarak kabul eder. Bauhaus’ta öğretmenlik yaptığı dönemde, renkler arasındaki hareketi ve ilişkiyi inceler. Polifonik teorisini örnekleyen resimlerinde, elementlerin sayısına ve üslupta kullanılan enstrümanlara dayanarak resmin sesinin nasıl değiştiğini araştırır.

Paul Klee’nin “Abstract Trio” isimli bu tablosunu, “Theater of Mask” isimli küçük boyutlu bir kalem çiziminden geliştirir. Bu yüzden soyut da olsa belli belirsiz maskeleri seçebiliyoruz. Ancak suluboyayla yapılan bu tabloda üç biçimsel form, üç sesin ya da enstrümanın ses desenlerini temsil ediyor olabilir.

James McNeill Whistler

“Doğada tüm resimler renkli ve formlar halinde bulunur. Bir piyanoda tüm müziklerin notasının bulunduğu gibi. Ancak sanatçı bu elementleri, sonucun güzel olma ihtimaliyle, toplayıp seçmek ve birleştirmek için doğar. Tıpkı müzisyenin notaları ve akortları kaostan harmoni yaratana kadar bir araya getirmesi gibi.”
J. M. Whistler

Whistler (1834-1903) müzik ve sanat arasındaki sinerjiye yabancı değildi. 1860’ların ortalarında, resimlerini, müzikal tonların ve renk değerlerinin varyasyonları arasındaki ilişkiye referans veren, senfoni, aranjman, noktürn gibi müzikal terimlerle adlandırmaya başladı.

Whistler, Claude Debussy’nin (1862-1918) saygı duyduğu bir ressamdı. Debussy, 1899’da dinleyiciye ilk kez sunulan, orkestral kompozisyonu Noktürnler’i bestelerken Whistler’in geç dönem çalışmalarından etkilenmişti.

Whistler’in Noktürnleri karanlıktır. Thames Nehri’nin gece manzaralarının ve halka açık parkların atmosferik resimleridir. Tek renkli bir paletle boyanmış objeler, düşük perspektifli görünüm ve yok oluş…

Noktürnleri belki de en güzel Whistler’in kendi sözleri tanımlar: “Akşamüzeri sis, nehir kenarını bir peçe gibi şiirle örter ve yoksul binalar loş gökyüzünde kaybolur. Uzun bacalar çan kulelerine dönüşür ve geceleri tüm depolar birer saraydır. Doğa… Enfes şarkısını yalnız sanatçıya; oğluna ve ustasına söyler. Oğlu onu sevdiği, ustası onu tanıdığı için.”

0 yorum

Yorum yap